Benim adım Mehmet.
1986 yılında, Adana’nın Yüreğir ilçesinde, tek göz odalı bir gecekondu evde doğdum. Annem temizlik işlerine giderdi, babam ise kahvede zaman öldüren bir işsizdi. Hayatımın ilk 20 yılı yoksullukla geçti ama o zamanlar ne kadar fakir olduğumuzu bile tam fark edemezdim. Fakirliğe alışmıştık çünkü. Akşamları fasulye pilav yediğimizde “krallar gibi yedik” derdi annem.
İlk kırılma lise yıllarında geldi. Okula yırtık ayakkabılarla gitmekten utanırdım. Her teneffüste bahçeye çıkmaz, sınıfta kalırdım. Çoğu zaman harçlığım yoktu, arkadaşlar kantinden poğaça alırken ben camdan dışarı bakardım. Hocalardan biri – Allah razı olsun – bunu fark etti, cebime bir gün gizlice 10 lira sıkıştırdı. “Boş ver oğlum gururu, önce karnını doyur” dedi. Unutmam.
Üniversite hayalim vardı ama babam, “Bizim soyumuz okumaz, git sanayide işe gir” dedi. Dinlemedim. Geceleri portakal kasası taşıdım, gündüzleri sınavlara çalıştım. Sonunda kazandım: İstanbul’da bir devlet üniversitesi, işletme bölümü. Sevinçten sabaha kadar uyuyamadım o gece. Ama esas zorluk yeni başlıyordu.
İstanbul: Açlıkla Sınanmak
İstanbul’a ilk geldiğimde cebimde sadece 175 lira vardı. Öğrenci yurdu çıkmayınca, 3 kişiyle paylaştığımız rutubetli bir bodrum katında yaşamaya başladım. Bir dönem boyunca her gün makarna pişirdim. Üç günde bir karton yumurta alıyorduk, protein kaynağımız oydu. Kütüphaneler ikinci evim olmuştu, hem sessizdi hem sıcak.
Kendimi geliştirmek için uğraştım. İngilizce çalıştım. YouTube’dan pazarlama videoları izledim, ücretsiz çevrim içi kurslara katıldım. Fakat cebimde hâlâ para yoktu. Kimi zaman aç yattım, kimi zaman sabaha kadar freelance iş kovaladım. İlk işimi hatırlıyorum: Bir blog için 300 kelimelik yazı yazdım, 2 dolar kazandım. Ama o 2 dolar sanki milyon dolarmış gibi geldi.
Dip Nokta
Bir gece, cebimdeki son 20 lirayla Mecidiyeköy’deki bir kafede oturuyordum. Telefonum bozulmuştu, kiramı ödeyemiyordum, staj başvurularım reddedilmişti. Hayatımın en çaresiz anıydı. O gece “Acaba her şeyden vaz mı geçsem?” diye düşündüm. Bir bankın üzerinde uyuyakaldım. Yağmur yağıyordu. Üzerimde sadece ince bir mont. Donuyordum ama içim daha çok üşüyordu.
O sabah güneş doğarken, kendime bir söz verdim:
“Ya bu şehir beni alacak, ya ben bu şehri yeneceğim.”

